ANASAYFA   |   YAYINLAR   |   YAZARLAR   |   HABERLER   |   HAKKIMIZDA   |   İLETİŞİM
Kapak, Murat ÖZER

Murat öZER

{mosimage}    Dilek Tunalı 'Batıdan Doğuya, Hollywood'dan Yeşilçam'a Melodram' adlı kitabında, sinema sanatının izleyeni sömürmeye en uygun türünü mercek altına alıyor

Hollywood'dan Yeşilçam'a melodramın gözyaşları

    Acılarla örülü hayatların başrole soyunduğu, genellikle aşkın yarattığı erozyonlarla anlamını bulan, gerçeklik duygusuyla hareket etmesine karşın bunu abartarak deforme eden, çoklukla sınıfsal farklılıkların yarattığı durumlar üzerinden yürüyen, sözlük anlamına nüfuz eden müzik unsurunu değişik formlarda kullanmayı tercih eden ve karakterlerinin 'güçlü' olmasına izin vermeyen bir tür melodram.

    Tragedyalardan beslenmesine karşın, onların her açıdan (olaylar ve karakterler) karmaşık yapısından sıyrılıp 'düz' bir platforma oturan melodram geleneği, 18. yüzyıldan itibaren tiyatroya, 20. yüzyılla birlikte sinemaya hâkim olmayı başarmıştır. Geniş kitlelerin 'anlama kapasiteleri'ni zorlamayan yapısıyla kolayca kavranması ve hayatın içindeki 'acı'yı görselleştirmesi, bu geleneğin olgunlaşıp gelişmesinin temel müsebbibi gibi durmaktadır. Yaşamamış olsak da yaşayabileceğimizi hissettiğimiz acıların ete kemiğe bürünmüş biçimde karşımızda durması, dayanılmaz çekiciliğiyle bir mıknatıs etkisi yaratır ve neredeyse göz kırpmayı unutmamıza vesile olur melodramlarda...

    Konumuz sinemada melodram olduğuna göre, bu kısa melodramatik girişten sonra yedinci sanatın bu türle olan imtihanını deşifre etmeye çalışalım şimdi de... Sinemanın ilk adımlarını atmaya başladığı dönemlerden bugünlere kadar kitleleri salonlara doldurmayı başaran melodramlar, sessiz sinema yıllarında öncü yönetmen David Wark Griffith'in yapıtlarında kimlik kazanırken, özellikle 'Kırık Tomurcuklar' (Broken Blossoms or The Yellow Man and the Girl/1919) ve 'Sadık Susie' (True Heart Susie/1919) gibi filmlerde önüne geçilmez bir gözyaşı sağanağına neden olurlar. Yönetmenin değişmez oyuncusu Lillian Gish'i başrole taşıyan bu yapımlar, aktrisin canlandırdığı karakterlerin ezilmişliğini kemikleştirirken özellikle kadın izleyicileri peşine takar. Böylece melodramların 'kadın filmleri' olduğuna yönelik düşüncenin de temelleri atılır. Herhangi bir fikir kırıntısıyla donanmadığınızda bu görüşü destekleyebilirsiniz, ama melodramların yansıttığı kadın karakterlerin 'erkek yardımı'na muhtaç görüntülerini irdelediğinizde aslında bu yapımların pek de kadın filmi kategorisine girmeyeceğini anlarsınız. Gezegenimizin genelinde erkeklerin altında ezilen, bugün bile onlar olmadan herhangi bir 'kimlik' kazanma hakkı bulunmayan kadınların durumu, beyazperdede de benzer bir işleyişle vücut bulmuş, erkek sinemacıların elinde birer 'düşmüş' karaktere dönüştürmüştür onları. Belki de 'özdeşleşme potansiyeli' taşıyan böylesi bir yaklaşım nedeniyle özellikle kadınları kendine çeker bu filmler ve onları hayatın her alanında yıpratan 'erkek/kötü'yle yüzleşmelerini sağlar. Kısacası, kadının tek başına ayakta durma meselesinden ziyade erkeğin elinde bir form kazanması temeline dayanır melodramın özü ve onu bir 'karakter' olarak sunmasına karşın 'kimliksizleştirme' işlevi taşır.

Alman Dışavurumcu melodramı

    Yine sessiz sinema döneminde bir ekol haline gelen Alman Dışavurumculuğu'nun en 'baba' filmlerine baktığımızda, bunların da melodram geleneğine yaslandığını görürüz. Fritz Lang imzalı 'Bir Kadının Etrafında Dört Erkek' (Vier um die Frau/1921), F.W. Murnau imzalı 'Son Adam' (Der Letzte Mann/1924) ya da Ernst Lubitsch imzalı 'Anna Boleyn' (1920) gibi filmlerde akımın teatral atmosferinin yanı sıra, melodramatik yoğunluk da öne çıkar ve karakterlerinin 'kaybediş' hikâyeleriyle hayat bulur bu yapımlar. Alman Dışavurumculuğu'nun ardına takılan Josef von Sternberg'in 1930 yapımı Merlene Dietrich ve Emil Jannings'li 'Mavi Melek'i (Der Blaue Engel) ise melodram türünün en 'ağdalı' uzantılarından biri olarak efsaneye dönüşür, sonraki yıllarda birçok yapıma örnek teşkil eder. Aynı yıllarda Amerikan sinemasının melodram çılgınlığının tepesine yerleşen Victor Fleming imzalı 'Tendeki Şeytan' (The Way of All Flesh/1927), 1940'ta Muhsin Ertuğrul tarafından yapılan bir yeniden çevrimle (Şehvet Kurbanı) Türkiye'de de taçlandırılır, başroldeki Cahide Sonku'yu unutulmazlar arasına yazdırır. Bir 'bar kadını' uğruna her şeyini kaybeden evli ve çocuklu bir adamın dibe vuruşunu resmeden yapım, Türkiye sinemasının emekleme dönemlerinde bir yıldız gibi parlamayı başarır.

    Seyircinin fazlasıyla ilgi gösterdiği bir türe dönüştüğünü gören yapımcıların ardı arkası kesilmeyen bir hızla melodram çekmeleriyle bir tür melodram patlaması yaşanır 20. yüzyılın ilk yarısında. King Vidor'dan George Cukor'a, Sam Wood'dan Frank Borzage'a, Frank Lloyd'dan Robert Z. Leonard'a, Clarence Brown'dan Rouben Mamoulian'a kadar dönemin ustalarının tamamının bu türde ürünler vermesi, melodramların birer 'para makinesi'ne dönüşmesi sonucunu doğurur, gözyaşları içinde izlenen 'kaybeden' hikâyeleri doldurur sinema piyasasını.

Douglas Sirk etkisi

    Ama melodramın asıl yıldızı, 1950'lerde beyazperdeye kanca atacaktır. Alman asıllı sinemacı Douglas Sirk, 1930'larda başladığı yönetmenlik kariyerinin zirvesini yaşar 1950'lerde. 'Aşktan Kaçılmaz' (All That Heaven Allows/1955) başta olmak üzere, 'Aşk Rüzgârları' (Written on the Wind/1956), 'Mukaddes Istırap' (Magnificent Obsession/1954), 'Sahte Mutluluk' (Imitation of Life/1959) gibi melodramlarla türe yeni bir soluk kazandırır. Kadın merkezli hikâyelerinde ahlâkî öngörüsünü de seyirciye yansıtan, karakterlerini 'tarifsiz kederler'e sürükleyen Sirk, melodramın 'sınıfsal çatışma' belleğini de tazeler filmleriyle. Zamanında bir 'zanaatkâr' olarak görülen, ama ilerleyen yıllarla birlikte yeniden keşfedilip ekstra değerler yüklenen sanatçının en önemli takipçilerinden biri de Alman sinemasının 'moral ustası' Rainer Werner Fassbinder'dir. Sirk'ün klişelerle oynayıp onları altüst eden, cesur tavrını benimseyen Fassbinder, 1950'lerden ödünç aldığı ahlakî dinamikleri 1970'lerde yaptığı sinemaya çok daha cesur bir yapıyla aktarmıştır.

    Türkiye sinemasının melodramla tanıştıktan sonra serpilip büyümesi ise 1960'lar ve 1970'lerde gerçekleşir. Batı ülkelerinde uzun yıllar önce ivme kazanan bu durum, memleketimizde biraz geç algılanır ama tam bir 'patlama'yla kimlik kazanır. Düşünsel herhangi bir boyut barındırmayan, sadece izleyicinin sömürülmesi mekanizmasına sırtını dayayan bir anlayışla çekilen yığınla melodram, ticarî anlamda büyük bir başarıya doğru koşturur sinemacıları. Tekil örnekler (Lütfi Akad'dan 'Vesikalı Yarim' gibi) dışında fikrî bir derinlik taşımayan, sinemasal anlamda da 'olmuş' diyebileceğimiz bir bütünlüğe sahip olmayan bu melodramlar, nicelik olarak sinemamıza çok şey katmış olmasına karşın, nitelik konusunda sınıfta kalmış çalışmalardır. 'Hıçkırık' ve 'Samanyolu' gibi Kerime Nadir uyarlamalarını ya da Reşat Nuri Güntekin uyarlaması 'çalıkuşu'nu türün gereklerini yerine getiren örnekler olarak öne çıkarabiliriz bu dönemden. Ancak bunların iki elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az olduğunu da kabul etmek gerek.

Melodramda düşüş dönemi

    Melodram türünün 1980'ler ve 1990'larda hız kestiğini, sinemanın daha 'gerçekçi' ya da daha 'hayalî' konulara el atmasıyla gözden düştüğünü söylemek mümkün. Teknolojinin de sınıf atlamasıyla beğeni skalasını genişleten sinemaseverler, melodramın bireye dönük 'yapay gerçeklik'indense tümüyle yapay ya da tümüyle gerçek karakterlerin hikâyelerine ilgi gösterir olurlar bu yıllarda. Melodramlar yine yapılır ama ince eleyip sık dokunarak ve günün koşulları fazlasıyla gözetilerek. Dünyanın geçirdiği dönüşümle birlikte melodramlar da dönüşür kısacası 20. yüzyılın sonlarında. Türkiye ise neredeyse hiç melodrama yönelmez bu yıllarda, sadece melodramı andıran bazı filmlerle yoluna devam eder.

    21. yüzyıla geldiğimizde ise melodrama 'modern bir bakış' atıldığını görürüz. Geçen yüzyılın büyük bir bölümüne damgasını vuran türe yeni bir açılım getirilmeye çalışılır, eskiler yeniden ortaya dökülür ve onlardan taptaze bir melodram anlayışı çıkarılır. Bu durumun en yetkin örneği ise Todd Haynes imzalı 'Cennetten çok Uzakta' (Far from Heaven/2002) olur. Douglas Sirk melodramlarının özünü alıp 'can yakıcı' bir bileşime ulaşan Haynes, hem biçem hem de içerik olarak melodramatik doğruları yeniden çizer bu filmiyle...

    Bunca cümle kurmamıza vesile olan Dilek Tunalı imzalı Batıdan Doğuya, Hollywood'dan Yeşilçam'a Melodram adlı kitaba gelince... Dokuz Eylül üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Tunalı, bizim burada özetlemeye çalıştığımızdan çok daha fazlasını veriyor kitabında. Melodramın köklerinden başlayarak türün bütün dinamiklerini ortaya dökerek işe girişen yazar, tragedya/melodram karşılaştırması yaparak kafa karışıklığını da ortadan kaldırıyor. Birçokları tarafından aynı potada değerlendirilen bu iki 'tür', bir tabloyla da desteklenerek ayrıştırılıyor kitapta. Melodramın Avrupa ve Hollywood'da nasıl ayaklandığını örnekleriyle gözler önüne seren Tunalı, kitabın öznesi olan Yeşilçam'a geçmeden bizlere ısındırma turu attırmış oluyor böylece.

    üçe böldüğü kitabının ikinci bölümünde Türkiye'de yapılan sinemanın kültürel kaynakları üzerinde geziniyor yazar; toplumsal/siyasal olgularla açımlıyor düşüncelerini, Türkiyelilerin gelenekselden modernizme geçiş sancılarının yarattığı 'ikilem'e dikkat çekiyor. Kitabın merkezini oluşturan bu bölüm, sonraki sayfalarda değerlendirelecek olan Yeşilçam melodram geleneğini de deşifre ediyor bir bakıma.

    Yeşilçam'ın melodramla evliliğinin neden ve nasıllarına ayırdığı son bölümde beklenen darbeyi indiriyor Dilek Tunalı. Yaratıcılıktan yoksun, yalnızca bir formül üzerinden yürüyen, tekrarlarla vücut bulan, taklitçiliği geçer akçe kabul eden, akıl/fikir jimnastiğine fırsat tanımayan, kültürel altyapısını doğru değerlendiremeyen, sinemasal estetikten nasibini almamış bir melodram anlayışının üzerinde tepiniyor yazar. örnek filmlerle söylediklerinin altını dolduran bir incelemeye de yer açan Tunalı, böylece bir 'form' oluşturma yerine bir 'formül'e tutunmayı yeğleyen Yeşilçam melodramlarını ifşa ediyor. Bizler de Yeşilçam dendiğinde aklımıza ilk gelenlerin bu filmler olduğunu hatırlıyoruz; aynı hikâyenin defalarca tekrar edildiği, aynı cümlelerin defalarca kurulduğu ve aynı karakterlerin defalarca aynı acıyı çektiği...

    Dilek Tunalı'nın 'Sonuç' bölümünde sarf ettiği şu cümleler, Yeşilçam'ın bugünkü uzantıları hakkında belki de en sağlam saptamayı yansıtıyor: "60'lı yılların üretim ve yaratım tarzı ile günümüz dizi film yaratma mantığının arasında neredeyse bir fark yok gibidir. Tek fark; o dönemdeki sinemacıların 'alaylı', bugünkülerin ise 'okullu' olmalarıdır."

BATIDAN DOÐUYA, HOLLYWOOD'DAN YEŞILçAM'A MELODRAM
Dilek Tunalı, Aşina Kitaplar, 2006, 319 sayfa, 14 YTL.

05/01/2007
Radikal, Kitap
 
  • KİTAP GALERİSİ
     alt
    altalt
    altalt 
     Gerçek Dost Pakistan
    Anılar
    Türk Tiyatrosunun
    Antropolojisi
    Sabatay Sevi ve Sabataycılar
    Mitler ve Gerçekler
    Cumhuriyetimize Dair
    Türkmen Aşiretleri
     
     Ayhan Kamel
    Aslıhan Ünlü
    Cengiz Şişman
    İsmail Küçükkaya
    -İlber Ortaylı
    -Hilmi Yavuz
    -Deniz Ülke Arıboğan
    Doktor Frayliç ve
    Mühendis Ravling
    Çev: Çiğdem Önal
     
  • KİTAP GALERİSİ
     alt
    altalt
    altalt 
     Yaşam Bizi ÇağırırkenKimlik İnşası
    Bahçeler Çözüldü
    İncire Yemin
    Cemil Meriç'in Psikolojisi
     
     

    Ahmet İnam
    Nuri Bilgin
    Alphan Akgün
    Ercan Yılmaz
    Necip Mirkelamoğlu
     
  • KİTAP GALERİSİ
     alt
     altalt
     alt alt 
     Eski Dünya
    Seyahatnamesi
    Batı Uygarlığı Tarihine Teorik Bir Giriş
    Türk Grup DavranışıAşk Üstüne DenemelerAçık Kriptolar
     
     İlber Ortaylı
    Hilmi Yavuz
    Burcu Pelvanoğlu
    Erol Göka Ahmet İnam
    Gündüz Aktan
     
  • KİTABIN İÇİNDEN GÖRÜNTÜLERİ BÜYÜTMEK İÇİN LÜTFEN ÜZERİNE TIKLAYINIZ

    Kırk Ambar Sohbetleri
    Kırk Ambar Sohbetleri
    Kırk Ambar Sohbetleri
    Kırk Ambar Sohbetleri Kırk Ambar Sohbetleri Kırk Ambar Sohbetleri
      Kırk Ambar Sohbetleri Kırk Ambar Sohbetleri Kırk Ambar Sohbetleri Kırk Ambar Sohbetleri

Aşina Kitaplar bir Arjantin Felsefe Grubu oluşumudur.
 
 İsmail Küçükkaya Akşam Gazatesi'nin yeni Genel Yayın Yönetmeni oldu.
 Haftalık Program için tıklayınız.
 Basında Arjantin Felsefe Grubu
www.arjantinfelsefe.com
Copyright © Her Hakkı Saklıdır 2006-2009 Aşina Kitaplar
 
 
T Yayınları